PARADİGMA ÇÖKTÜ.ALTINDA KALANIN CANI ÇIKSIN!!!

paradigma çöktü

“Birinin hayatına,
birinin üzüntüsüne,
birinin mutluluğuna,
birinin ruhuna,
birinin eline, yüzüne, sırtına, omuzuna, yüreğine,
bazen söz, bazen göz, çoğu zaman kalbinizle minicik de olsa,
tüm samimiyetinizle dokunun…”

___________________Farid Farjad
Ulus devletlerin ortaya çıkması 19. Yüzyılın başlarında Avrupa’da ortaya çıkıp 20. Yüzyılda tüm Dünyaya egemen olur.Osmanlı İmparatorluğunun parçalanması bu dönemde gerçekleşir.

Dünyadaki tüm Ulus Devletler başka halkların soykırımı üstünden şekillenmiştir. Hiç bir Ulus Devlet yoktur ki bundan bağımsız olsun.

Türk Ulus Devletinin ortaya çıkmasının temeli 1913 yılında Bab-ı Ali baskınıyla başlamış olur. Osmanlı İmparatorluğunda Türk kelimesi hakaret anlamında kullanılırdı. Tıpkı yüzyıldır Ermenileri aşağılama adına kullanılan son bir kaç yıl öncesine kadar Kürtler için kullanıldığı gibi.

Ulus Devletler Milliyetçilik ve Faşizm üstünden kendilerini yaratabilmişlerdir. Buna örnek olarak, İspanya, Yunanistan, Portekiz, Fransa, İngiltere, Almanya’yı gösterebiliriz. Bu liste uzar gider. Tüm bu ülkeler aradan geçen zaman içinde Demokrasilerini geliştirip, geçmiş hata ve günahları ile yüzleşerek, geçmişe saplanmadan yarınlara uzanmıştır. Biz Türkiye olarak hala aynı noktada 1922 yılındaki paradigma üstünden kendimizi var etmeye çalışıyoruz. Bizler çalıştıkça bu Coğrafya kana doymuyor.

Osmanlı İmparatorluğunun egemen olduğu topraklarda, dağılıp parçalanması sonucu 47 devlet ortaya çıkmıştır. Uluslaşmasını tamamlayamayan, devletleşemeyen iki halk geriye kaldı. Bu halklar Ermeniler ve Kürtler’di. Önce Ermeniler Alman devletinin teşviki ve onayı ile Türkiye’nin Müslüman halkları eliyle tehcir adı altında Soykırımdan geçirildi. Geriye Kürtler kaldı.Kürt coğrafyasında ölümün gözyaşının akmadığı tek gün saymak imkansızdır.Sanayi,alt yatırımlar,ekonomi,batıya kaydırılırken,eğitimden uzak,ellerine bilmedikleri Arapça dilinden birer kuran tutuşturuldu Kürt halkının.Azamî ölçüde sistemin yanında olan Aşiret reisleri korundu,Aşiret reisliği yaşatılarak günümüze kadar uzandı.Kendi yaratmış olduğumuz sonuca bakıp,”Vahşi Kürt”demeyi de ihmal etmedik

Bugün tüm ulusalcıların sarılmış olduğu Kurtuluş Savaşı paradigması vardır. Gerçekten bir kurtuluş savaşımı yaşandı yoksa kurtuluş savaşı adı altında geride kalan halkların temizlik operasyonunun adı mıdır?

Çanakkale’de bir savaş verildi. Bu Türkiye’nin Ulusal Bağımsızlık Savaşı olmayıp İttihat ve Terakki Cemiyetinin Almanlar ile ittifakı sonucu girmiş olduğu savaşın sonucudur. Çanakkale savunmasının Alman generali tarafından verilmiş olduğunu çok az insan bilir. 1.Dünya savaşında ittifak devletlerinin savaşı kaybetmesi sonucu, ihtilaf devletleri Türkiye’yi işgal etmişti.

Almanya dolayısıyla ittifak devletleri savaşı kaybetmemiş olsaydı, Türkiye’yi işgal eden güçlerin toprakları işgal edilmeyecek miydi? Bunun adına bugün ne demiş olacaktık. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğunun Emperyalist yayılmasına Adalet dağıtma olayı mı diyecektik?

Türkiye Emperyalist bir mücadele üstünden şekillendiği gibi bu şekillenmenin üstünden bir tarih yaratıldı. Gerçekten silahı olmayan, hiç bir teçhizatı olmayan, Milli Sermayesi olmayan ordusu dağılmış bir halkın, modern silahlarla donatılmış işgal güçlerini düşündüğümüzde, düşman kuvvetlerini Hallaç pamuğu gibi dağıtabilmelerinin sırrı iman gücünden mi yoksa:”Bir Türkün dünyaya bedel”olmasıyla mı gerçekleşmiştir???

İzmir’de Yunanlıların denize dökülmüş olduğu masalı anlatılır. Gerçekten İzmir’de kaç Yunan askeri denize dökülmüştür? Bunun kaç kişi olduğunu bilen varmıdır? Evet, İzmir’de denize dökülen insanlar vardır. Ancak bu insanlar Yunan askeri olmayıp Osmanlının tebaasında ki gayrimüslimler olduğunu biliyoruz.

İsimleri, Gazi, Kahraman, Şanlı olarak değiştirilen illere baktığımızda da aynı masallar ile karşı karşıya kalmaktayız. Bu illerde neden Çanakkale’de olduğu gibi bir şehitlik yoktur? Yaşanan onca çatışmada hiç kayıp verilmemiş olmasının nedeni iman gücünden midir?

Türkiye’nin kuruluşu Ulus Devlet olarak ortaya çıkması hemen yanı başında Sosyalist bir Devrim ile yönetimi değişen Sovyetler Birliğine karşı oluşturulan bir illeri karakoldu. İhtilaf devletleri ile masa başında kıran kırana bir savaş verilmiş olduğu bir gerçektir. Sevr antlaşmasından Lozan antlaşmasına ulaşılması bunun sonucudur. Emperyalizme karşı bir savaştan söz edilecekse evet doğrudur. Bu meydanlarda olmayıp masa başında olmuştur.

1922 Yılında bir yola girildi. Osmanlı İmparatorluğunun yönetimi baz alındığında illeri bir adım olup, tüm halkları, özelde Kürtleri de kapsayan bir yönetim uluşturulacağı benimsenirken, giderek Kürtlerin ve Sünni Türk olmayan tüm halkların ve inançların dışlanıp, baskı altına alınıp, her güne bir katliam sığdırarak bugünlere gelindi. Bugün geldiğimiz noktada beraber Özgür bir Vatanda mı yaşayacağız yoksa parçalanıp Ortadoğu karanlığında yok olan bir ülke mi olacağız sorunuyla karşı karşıyayız.

Atatürk isminin arkasına sığınıp, Yüzyıldır bu Coğrafyada Demokrasinin gelişip boy vermesine engel olanlar, kendini vatansever olarak gösterip ülkeyi parçalamaya taşırken, bu ülkenin eşit, özgür yurttaşı olmak adına direnenler terörist olmaya devam ederken;Kürt nefretinin yerini giderek PKK’ye nefrete terk etmekte.PKK’nin neden olmayıp,nedeninin kendilerinin yaratmış olduğu zulümün sonucu olduğunu unutarak.Bunu bilince çıkarmaya engel olan yüreklerini,beyinlerini tutsak almış faşizme daha sıkı sarılarak,Kürtler ile giderek diğer halklar ile Türklerin eşit olmasını kabul edemez.Diğer halklarla aynı haklara sahip olmak kendi ayrıcalığının ortadan kalkacağını düşünmelerinin sonucudur.

Bugün, gidip Anıtkabir’de yerlere yatıp, ağıt yakıp, ayinler düzenleyip, “Atam gel kurtar bizleri” demeleri ne kadar büyük bir zavallılık ise Atatürk’e, hakaret üstünden sistemi değiştirebileceğini düşünenlerde aynı zavallılık içindedirler. Bugün iktidara taşınan AKP en çok Atatürk ve Kemalizmi sarsarak iktidara gelmiştir. Bugün muhteşem Demokrasiye sahip olmadığımız gibi giderek karanlık bir sürece savurulurken,17 Aralık operasyonlarında ortaya çıkan yolsuzluğu dillerinden düşürmeyenler,sizin elleriniz ne kadar temiz?Hırsızlığı,insan öldürmeyi meşrulaştıranların,yolsuzluk ve insan yaşamının kutsallığı üstünden söz söyleme hakları olmaz.Konuşsa bile inandırıcı olmaz.

Cumhuriyet yalan bir tarih, Ermeni Soykırımı üstünden şekillenip, Cumhuriyet Tarihi boyunca her farklı olanı red ve inkar ederek bugüne kadar geldi. Bugün geldiğimiz noktada önümüzde iki yol vardır. Her bireyin doğuştan kazanmış olduğu evrensel hukukun egemen olduğu bir devlette ulaşmak yada yıllarca dost meclislerindeki sohbetlerimde, “Türkiye parçalanacak” diyen dostlarıma; “Türkiye Ğıyarmı ki bölünsün” savunmamdan “evet Ğıyar gibi Türkiye bölünüyor” noktasına geldim. Bunun önüne geçmenin tek kriteri geçmişle amasız yüzleşip, Tarihi bağımsız tarihçilere bırakıp, Yüzyıldır red ve inkar edilmiş olan tüm halkları amasız kucaklamaktan geçecektir.

Yüzyıldır bu coğrafyada ki tüm katliam,yolsuzluk,hukuksuzluğun,temelinde yatan geçmişin bu kirli mirasıdır.Bu kirli miras giderek herkesi kirletmeye devam ediyor.Kürt sorunu ve tüm diğer kronikleşmiş hastalıkların panzehiridir geçmişle yaşanacak hesaplaşma.

Ermeni soykırımın yüzüncü yılına girdiğimiz şu günler bunun için elimizdeki altın fırsatlarından biridir, Yarın geç olmadan,dokunalım yanımızdaki insan kardeşimize. Ermeni’nin, Kürt’ün, Alev’inin, Süryani’n, Rum’un, Yahudi’nin kısacası tüm ötekilerin bu benim vatanım diyebileceği bir vatan yaratmak ütopya değildir, Bunu yaratmazsak bugün içinden geçmiş olduğumuz süreci mumla arayacak duruma gelmiş olacağız.

21 01 2015

Erol Bakırcıoğlu

Reklamlar

EKMEK KUTSALLIĞINI YİTİRMİŞTİ…

‘’Seni öpsem…!
Gülse bir halk
Seni öpsem!
Yoksulluk utansa verdiği acılardan,
Kırılsa her türlü korkunun kanadı.»

Geçmişte, Adıyaman ili denildiğinde ilk akla gelen, tarihi muhteşem mimarisi ile bilinen 2150 metre yüksekliğindeki Kommagene Krallığının kurmuş olduğu Nemrut Dağı gelirdi. Bugün ise Adıyaman denildiğinde, Şeyhle anılır olmuştur.
Nemrut Dağı pagan inancının tapınak merkezi olup; Farklı halkların bir araya gelerek kurmuş olduğu bir konfederasyondu. Konfederasyonun başında da Urartu’lar (Bugünkü Ermenilerin atası) bulunmaktaydı. MÖ 80. Yılında inşa edilen Krallığın Başkenti Samsat, bugün baraj suları altındadır. Kommagene Krallığı Romalıların MS 180 yılında saldırısı sonucu yıkılır. Sonrasında bölge birçok farklı uygarlığın istilasına uğrayıp, son olarak Osmanlının egemenliğine girer.
Osmanlı işgal etmiş olduğu her bölgede Müslüman olmayan halklara, koymuş olduğu kelle vergisini (Kazancının %10’luk dilimini) Osmanlıya ödemek zorundaydı. Bu vergi oranını belirleyen Osmanlı’nın memurlarıydı. Vergi belirlenirken, büyük , küçük baş hayvan sayısı, tarla, bağ ve bahçenin büyüklüğü , yapmış olduğu işe göre vergi oranı değişmekteydi. Bir anlamda Müslüman olmayan, Ermeni, Süryani, Rum’ların yaşamı vergi memurunun iki dudağı arasındaydı. Yaşayabilmek için her koşulda daha çok çalışmak, biriktirmek zorundaydılar.
Bölgenin Otokton halkları olan Ermeniler, Süryaniler, Kürtler sonradan bölgeye yerleşen Türkmenler arasında yaşanan ciddi sorunlar yoktu. Yaşanan küçük sorunlarda büyümeden kendi aralarında çözüme ulaştırırlardı. Bu uzlaşma ve barış içindeki yaşamları yüz iki yıl öncesine kadar devam ederek gelmişti.
Adıyaman ilçelerinden biri olan Gerger Zazaca konuşan tek ilçedir. Tarih boyunca Aleviler, Müslüman olmayan halklar ve inançlar bir birine yaslanıp yarınlara beraber yürümüşlerdir. Dağın yamaçlarına kurulmuş olan Gerger ilçesi bize bir başka gerçeği aktarmaktadır. Kızılbaş Aleviler yaşam kurmuş oldukları her bölgede dağlara sığınmıştır. Bu neden tercih olmayıp saldırılara karşı güvende kalma kaygısıdır.
Cumhuriyet sonrası dışarıdan ithal edilen şeyhler aracılığıyla, bugün muhafazakar, giderek radikal İslamın merkezlerinden biri olan Adıyaman, İŞİD’in en fazla eleman devşirdiği bölgedir. Dillere pelesenk olan ’’İslam hoş görü dinidir’’ söyleminin ne kadar gerçek olduğunu burada yaşayan, Sünni olmayan halklar ve inançlar çok iyi bilirler(!!!)
1960’lı yılların sonuna doğru Olbiş köyünden Gerger’e yerleşen Hanım, Urfa’nın Hilvan ilçesi Hoşin köyünde, 1915 soykırımında tüm ailesini yitiren, inanılması güç bedeller sonucu yaşama tutunabilmiş yaşlı çınarlarından biriydi. Hanım’ın en küçük oğlu ile beraber oturmuş olduğu ev tüm bölgeye kuş bakışında olup, gece karanlığı bastığında Siverek’in ve civar köylerin ışıkları parlardı uzaklardan…
6 Yaşında bir çocukken Hoşin’de yitirmişti tüm aile ve akrabalarını Gerçek adı neydi bilmiyordu. Hanım ismi verilmişti kendisine. 82 yaşına gelmişti. Yaşamış olduğu onca acıya inat, direnmiş, eğilmemişti. Kocaman bir çınarın kolları gibi uzanmıştı gökyüzüne doğru. Torunları, torunlarının torunlarına sarılmaktaydı. Yeniden çoğalmanın büyük coşkusu ve haklı gururunu da yaşamaktaydı.
Çok konuşmazdı. Fırat Nehrine bakarken akıtırdı göz yaşını, yüreğinin kanayan yerine. Kimi zaman engelleyemediği göz yaşını, hızlıca siler göstermezdi kimseye. Anne, baba, kardeş ve akrabalarının ölü bedenlerini Fırat’ın öte yakasında bırakmıştı. Her gün uzaklara çok uzaklara dikerken gözlerini Tanrıdan bir mucize beklerdi, bir akrabası tanıdığı gelir mi diye…
Hanım’ın masmavi kocaman gözleri vardı. Gözlerinin etrafını saran her kırışıklık bir başka acılı geçmişin izlerini taşırdı. Sabah kahvaltısından sonra bastonu yardımıyla ayağa kalkmış; Her gün oturmuş olduğu ceviz ağacının altına oturmuş, uzaklara çok uzaklara, kıvrıla kıvrıla akan, Fırat Nehrinin öte yakasına bakıyordu. Fırat Nehrine bakarken kendi kendine konuşur, ne dediği anlaşılmazdı.
Bastonunu elinden hiç düşürmezdi. Bu aynı zamanda güçlü bir silahıydı. Torunları ve mahallenin diğer çocukları etrafında oynayıp, gürültü yapıp rahatsız ettiğinde, salladığında bastonu, çil yavrusu gibi dağılırdı çocuklar.
Yıllardır başına bağlamış olduğu siyah poşusu hep aynı renkte ve siyahtı. Yaşamı boyunca siyah renk dışında poşu takmamıştı. Sabahları kahvaltı sofrası kurulduğunda sofradaki hiçbir yiyeceğe dokunmaz; Soğan ekmek, varsa domatesi yanına katık yapıp yerdi. Her yemek sonrası, sofra bezinde kalan ekmek kırıntısını temizler ondan sonra sofra bezinin kaldırılıp silkelenmesine müsaade ederdi. Yere düşen ekmek parçası gördüğünde adeta çılgına döner avazı çıktığı kadar bağırırdı.

– Siz açlığın ne olduğunu bilmezsiniz. Açlıktan, susuzluktan, acı çeke çeke can veren insan görmediniz. Yaşamadınız . Ölüm yolculuğunda gözlerimin önünde ölen onca insanı gördükten sonra, soğan ekmek yerken bile utanır; Açlıktan susuzluktan kırılan insanların anısına saygısızlık etmiş olduğumu düşünür kahrolurum. Sizler kıtlığı, yoksulluğu yaşamadınız ki ekmeğin değerini bilesiniz. Dağlarda toplamış olduğum otları eve getirip temizler yıkar daha önceden suya koyup tatlandırıp kurutmuş olduğum ‘’Kızını’’ Kürtçe: (Dış kabuğu mercimek renginde mercimeğe benzeyen yuvarlak hayvan yemi. Acımsı bir tadı vardır.) ’’Dıstarda’’ Kürtçe: (El değirmeni.) Çeker un haline getirip, toplamış olduğum otlarla karıştırıp ekmek yapardım. Çoğu zaman bunu da bulmamız güç olurdu. Ekmeği yere atmayın, israf etmeyin. Suyun değerini bilin…
Hoşin Urfa’nın Hilvan ilçesine bağlı, Fırat Nehrinin öbür tarafında Nehrin hemen dibinde kurulmuş olan, 400 Hane Ermeni’nin yaşam sürdüğü bir köy. Köyde Kiliseleri, Okulları ve çok geniş bağ, bahçe, sulu tarım arazileri vardı. Köyün içi de dışı gibi yem yeşil, her bahçede yetişen meyve ağaçları, çınar, selvi, kavak ağaçları gökyüzüne uzanırdı.
Sabaha karşı köyün etrafı atlı, silahlı Askerler tarafından sarılmış; Her kapı tek tek çalınıyor ve şunu söylüyordu Askerler: ’’Bugün köyü boşaltıyorsunuz. Sizi güvenli bir başka yere geçici olarak nakledeceğiz. Sonrasında köyünüze, evinize yeniden döneceksiniz. Saklanan, kaçan, direnen olursa aynı yerde öldürülecektir.’’
Hanım’ın Babası ahıra inmiş kazmış olduğu kocaman bir çukura bir kazan altını gömüp, üstünü bir güzelce kamufle etmişti. Köyün diğer sakinleri altın ve değerli eşyalarını, ağaç diplerine, evin duvarlarına vb. yerlere gömüp yol hazırlığı yapıyordu.
Tüm köylü öğlen sıcağının kavurucu güneşi altında saatlerce beklemeye başlamıştı. Yürüyemiyecek hasta ve yaşlılar akrabalarının desteği ve yardımıyla dışarı çıkarılmaktaydı. Askerler kapıları kırarak evleri tek tek arıyor kimsenin kalıp kalmadığını kontrol ediyordu.
Atlı Askerler, toplanan köylüyü sağlı sollu ortalarına alarak Urfa’ya doğru yürüyüşe geçirdi. Hava sıcak, susamış, acıkmışlardı yol boyunca. Kürt bir köyün yakınından geçerken;
Köyün gençleri ve çocukları taşlı sopalı kafileye saldırıyor, saldırırken de ’’Allah Rızası için vurun Gavura. ’’Diye bağırmaktan geri durmuyorlardı. Kafilede bir çok insan bu taşlı,sopalı saldırı sonucu yaralanmış, kafası kırılmıştı.Taşlı saldırıda Hanım’ın da kafası kırılmış, vücudu çürükler içinde kalmıştı. Sapsarı saçları kırmızıya boyanmış, mavi gözlerinin etrafı kan içinde kalmıştı.
Annesi elbisesinden koparmış olduğu bir parça bez ile yarasını sararken, gözyaşlarına engel olamıyor,durmadan yürümeye devam ediyorlardı.Yürüyemiyecek durumda olan yaşlı ve hastalar yol güzergahında bırakılmıştı.Kafilenin yürüyüşü yavaşladığında,hakaret,kırbaçlı dayak devreye giriyordu.Yolda durmak ölüm demekti.
Karanlık basıp gün geceye dönmeye başladığında ‘’Çiyaye Koçık’’isimli dağın eteklerine varmışlardı. Kafile dağa doğru yürüyordu. Dağın eteğinde düz bir noktada kafile durdurulmuş; Askerler 50 60 kadar küçük çocuğu kafileden çıkarıp; Çocukların eline atların yularını verip, ’’sakın yuları bırakmayın’’ denilip, sıkıca tembih edilmişti. Geriye kalanlar yukarı, dağın en tepesine doğru çıkarılır. Çok geçmeden silah sesleri ve insanların çığlığı birbirine karışmaya başlayıp, gecenin karanlığını parçalayarak tüm ovaya yayılmaya başlar. İnsan cesetleri dağdan aşağıya doğru çığ gibi inmeye başlamıştı…
Hanım’ın Anne, Baba, Kardeş, Akrabalarını görmüş olduğu son yerdi burası. Duyulan silah sesinden sonra tüm çocuklar tutmuş oldukları atların yularını bırakıp, her biri bir tarafa dağılarak dağdan aşağıya doğru koşmaya başlamışlardı.
Hanım yanında yaşça kendisinden daha büyük bir kız ile beraber koşmaktaydı. Koşuyor, koşarken korkuyor, yarası canını yakıyordu. Karnı açtı. Ne kadar koştu, nereye gittiğini bilmiyorlardı. Güneş usulca doğmaya başladığında, arkadaşıyla beraber,dağın eteklerinde ki bir kayanın kovuğuna gizlenmişlerdi. Her ikisi de açlıktan bitkin düşmüştü. Yakında görünen bir köy vardı. Kürt köyünden geçerken yemiş oldukları dayağı unutmaları mümkün değildi. En çok da çocuklardan çekiniyorlardı. Bundan dolayı köye gündüz gidip ekmek istemekten çekiniyorlardı.
Saklanmış oldukları kaya kovuğunun etrafında Içkın görmüşlerdi. IÇKIN: (Kış koşullarının sert geçtiği dağ eteklerinde karların erimesi sonrası, ilkbaharla beraber ortaya çıkan bir bitki. Ekşimsi ve oldukça güzel bir tadı vardır. Günümüzde kansere karşı çok iyi bir bitki olduğu iddia edilmektedir.) Bu mucize gibi bir şeydi. Büyük heycanla ıçkınları toplayıp kabuklarını soyup yemeye başlamışlardı. Azda olsa su ihtiyaçlarını karşılamış, açlıklarını bastırmışlardı.
Gün geceye dönüp karanlık bastırdığında görmüş oldukları köye giderek, ekmek istemeye karar verdiler. İlk çalmış oldukları kapıda ev sahibi karşısında üstleri başları perişan iki çocuğu gördüğünde, küfür ve hakaretlerle kovmuştu. Hanım ve arkadaşı farklı evlere gitme kararı aldılar. Hanım başka bir kapıya yönelmiş, çalmış olduğu kapıdan ağır hakaret ve küfürle kovulmuştu. Kimse bir parça ekmek vermiyordu, vermek istemiyordu, 6 Yaşındaki yaralı bir çocuğa…

Yaralı, kimsesiz bir çocuğa ekmek vermiyor olmaları Gavura verilecek ekmeğin kutsallığına helal gelir kaygısı mıydı? Korkunun egemen olması mı?Nefret mi?Binlerce yıl iç içe yaşayan Halklar nasıl bu duruma gelmişti?
Bir başka kapıya yönelmek istediği anda köpeklerin saldırısına uğramıştı. Koşarak, zor kurtarmıştı canını.Gecenin karanlığı, göz gözü görmüyordu. Arkadaşını kaybetmişti. Gelmiş olduğu yolu göz yordamıyla takip edip, daha önce sığınmış oldukları kayanın kovuğuna gitmişti. Arkadaşını beklerken uyuya kalmıştı. Güneşin doğuşuyla uyanmıştı. Arkadaşı yoktu. Yalnız başına kalmıştı kimsesiz. Fırat’ın öte yakasında amcaları vardı. Oraya nereden, nasıl gidilir bilmiyordu. Fırat suyu çok derin ve hırçın akmaktaydı. Nehir’i tek başına geçebilmesi imkansızdı.
Kimseye görünmeden çıkıp yürümeye karar verdi. Dün akşam gitmiş oldukları köyün uzağından geçerek güneye doğru yürüyordu. Karşısına bir ev çıkmıştı. Etrafında başka ev de yoktu. Bu evden bir parça ekmek isteyecekti. Kapının önüne kadar gitmiş, kapıyı çalmaya cesaret edemiyordu. Oturmuş olduğu kapının eşiğinde dalmış; Kapının açılma sesiyle irkilip arkasını döndüğünde; uzun boylu, beyaz tenli, simsiyah gözleri olan bir kadınla karşılaşmıştı. Kadın Hanım’ı gördüğünde, çığlık çığlığa:
– Oy kurban olayım sana oy havar. Nasıl kıymışlar sana? Nasıl?
Kucaklamış içeri götürmüş, kanlı yanaklarından öpüyordu, öperken ağlıyordu. Sonra kucağından indirip, mutfak olarak kullanılan evin odasından birine yönelmiş, çıkışta,bir kase yoğurt, ekmek ile dönmüştü. Hanım karnını duyururken, ateş yakmış su ısıtıp banyo yaptırıp, yarasını bir güzelce sarmıştı.Çocuklarından birinin kıyafetini giydirmişti. Hanım’ı yeniden kucağına aldığında Hanım derin bir uykuya dalmıştı.
Hanım’ın gelip sığınmış olduğu ev köyün çobanın eviydi. Çobanın bir kız bir erkek iki çocuğu vardı. Akşam çoban eve geldiğinde karısı:
– Bu çocuğa kendi çocuğum gibi bakmak istiyorum. Biz sahip çıkmazsak kurda kuşa yem olacak. Allah bunun hesabını sorar bizden. Dağ taş insan cesediyle dolmuş. Fırat her gün ceset taşıyor. Yazıktır, günahtır, zulümdür.
Çoban bu istek karşısında son derece mutlu ve coşkuludur. Osmanlı’nın tüm bölgeye yaymış olduğu genelgeyi dikkate almaz. Osmanlı:(Her kim ki Ermeniyi saklayıp, kuruyup, sahip çıkarsa kapısının önünde asılacaktır.)
Hanım, sığınmış olduğu bu aileyi kendi öz ailesi olarak benimseyip kabul eder. Annesine ev işlerinde yardımcı olurken, köyden babasının çobanlık ücretinin karşılığı olan ekmek, erzak vb malzemeyi toparlamakta, babasına her öğlen yemek götürüp merada hayvanların otlatılmasında destek olmaktadır.
Aradan geçen on beş yılın sonunda:
Babası (çoban);
– Kızım yıllardır bizimle berabersin. Seni evladımızdan hiçbir zaman ayırmadık. Acaba bu büyük felaketten kurtulmayı başarabilmiş, akraban var mıdır? Varsa bulup seni ailene teslim etmek istiyorum. Yok istemiyorsan bir ömür boyu seninle olmak bize yük değil mutluluktur.
Hanım:
– Fırat’ın öte yakasında Encoz köyünde amcalarım yaşardı. Yaşayan var mı? Kalan oldu mu? Büyük felakette onlara ne olduğunu bilmiyorum.
Encoz, Adıyaman’ın Kahta ilçesine bağlı bir Süryani köyüdür.
Sonraki gün babası Hanım’ı bir eşeğe bindirip yola çıkarlar. Hoşin’in yakınından geçerken, nefes alamaz olmuştu. Köye bakmaya Yüreği dayanamamış, yeşillikler içinde bırakmış oldukları köy viraneye dönmüş, köyün ortasında yükselen çan kulesi sökülmüş, kule yıkılmıştı.
Kelleye(Sal)binip karşı kıyıya geçtiler. Encoz köyünün bir mezrasından geçerken, kendisine çok dikkatli gözlerle gözlerini hiç ayırmadan bakan bir kadının kendilerine doğru yaklaştığını görür. Kadın, yaklaştıkça da ağlıyordu.Kdın çok uzaktan tanımıştı Hanım’ı. Hanım bu kadının kim olduğu konusunda tek fikri yoktu. Yanına gelip boynuna sarıldığında, acı, mutluluk bir birine karışmıştı. Kadın soykırımdan kurtulmuş olan Amcasının kızıydı. Bu köye gelin gelmişti.
Babası karşılaşmış olduğu bu tablo karşısında fazla tutamamıştı göz yaşını. Onlarla beraber ağlıyor, sevinip, coşmaktaydı.
Amcasının kızı çobana:
– Bize bir can bağışladın. Sana burcumuz nedir? Ne istersin? Ne istersen vermeye hazırız.
Çoban:
– Bana dünyaları bugün verdiniz. Sizin bu mutluluğunuzdan daha büyük mükafat mı vardır bu Dünyada.
Hanım ile son defa sarılıp,arkasını dönüp köyüne doğru yol almaya başlamıştı.
Amcasının kızı arkadan bağırır:
– Gelmiş olduğun köyden buraya, buradan gideceğin köye kadar ellerin-den öpüyoruz. Bu yapmış olduğun iyiliği biz asla unutmayacağız. Biliyoruz ki Allah da unutmayacaktır.
Amca çocukları soykırımdan kurtulmuş, kendi evlerine, topraklarına, dönüp yaşama tutunmaya çalışıyorlardı. Hanım gibi onlarda Müslüman olmuş, Türkçe isimler almışlardı. Ancak Müslüman olmuş olmaları, isimlerini değiştirmiş olmaları, dillerini unutmuş olmaları yetmemişti. Yetmediğinden onlara Dönme deniyor,aşağlınıyorlardı.
Kısa bir zaman sonra Hanım’a Bersom Ağa’nın ailesinden olup soykırımdan küçük yaşta kurtulan, Süleyman isminde biri talip olur. Hanım gelen teklifi il başta kabul etmez. Süleyman ve ailesi ısrarcıdır. Defalarca köye gidip gelirler. Bu gidip gelme sürecinde Hanım’ın fikri de yavaş yavaş değişmeye başlar. Süleyman’ın evlilik teklifini kabul edip Gerger’in Olbiş köyüne yerleşir.
Olbiş köyü de Dersim’den ve Osmanlı’nın farklı bölgelerinden kopup gelen Türkmen, Süryani, Ermenilerin ortak yaşam alanlarından biri olup; Bu köyde diğer Alevi köyleri gibi dağın yamaçlarına kurulmuştu. Bu köy Bersom Ağanın babası Bedros Ağa zamanında kurulmuş olup; Soykırım öncesi 300 hane yaşamaktaydı. Fırat’ın hemen dibinde ‘’Mırfa’’ adı verilen bir manastır vardı. Manastırın artık ruhanisi yoktu. Ancak Manastırın ziyaretçileri de hiç eksik olmazdı. Kendi gününde hem Manastır hem köy dolup taşardı. Çevre illerden ve tüm yakın çevreden ruhsal hastalığı olanlar tarafından ziyaretçi akınına uğramaktaydı. Bu Manastırın ruhsal hastalıklar başta olmak üzere bir çok hastalığa şifa olduğu inancı bölgenin tüm halkı tarafından kabul görürdü.
Köyün hemen üst tarafında kayalar oyularak inşa edilen küçük kilise bakımsızlıktan dökülüyor, hemen alt tarafında yer alan okul yıkılmış, taşları başka evlerin inşaatında kullanılmıştı. Günümüze kadar varlığını sürdürerek ayakta kalabilen; Bedros Ağanın yap-tırmış olduğu, muhteşem mimarisiyle taş çeşme ise Hazine avcılarının yer yer tahrip etmesine rağmen bugün hala köyün su ihtiyacını karşılamaya devam etmektedir.
Süleyman köyde Fırat’ın hemen dibinde değirmen işletmektedir. Köyde 7 su değirmeni vardır.3 tanesi Bakırcı ailesine diğer 4 tanesi de köylülere aitti. Urfa’nın Siverek ilçesine bağlı köyler olmak üzere tüm yakın köyler buğdaylarını buraya öğütmeye getirirdi. Süleyman değirmencilik dışında yapmış olduğu arıcılıkla da ünlüydü. Onun üretmiş olduğu balı bölgede başka da üretebilen olamamıştı.
Evliliklerinden ilk oğlan çocukları doğar. Adını Mehmet koyarlar. Arkasından Ömer, Kadriye, kendi ismini vermiş olduğu Hanım ve yaşamının sonuna kadar Süleyman ile beraber yaşamış oldukları son oğlu Hacı doğar. Yoksulluk ve yokluk tüm bölgeye hakimdir. Çocukların altını bağlayacak ne bez vardır ne malzeme. Dokumacılar,sanat ve zanaat alanında üretim yapan insanlar yok edilmişti.Soykırımdan kurtulan çocuklar baba mesleğini yürütmeye çalışmakta ancak bu tek başına yeterli olmamaktaydı.
Aradan 30 geçen otuz yıl sonrasında, Türkmenler ile Dersim’liler sonu olmayan karşılıklı bir çatışma ve çekişme içerisine girmişlerdi. Çatışmalarına neden olan köyün yönetiminin kimde olacağıydı.Ermeni ve Süryaniler hiç bir zaman bu çekişme ve kavganın tarafları olmazlar.
Ancak bunları da kavganın içine sokmak, taraf olmaya zorlamak adına,1962 yılının bir gece yarısında değirmende un öğüten, Bakırcı ailesinden, Şevket isminde yeni evli, genç bir delikanlıyı ateşli silahla öldürürler. Kimin öldürmüş olduğu hiçbir zaman ortaya çıkmadı. Yapılan kovuşturma sonucu birileri tutuklansa da beraat ederler. İsteseler de, istemeseler de onlar da kavganın içine girmiş olurlar. Köyde Dersim’liler ve Türkmenler çoğunluktadır. Baskıya çok fazla direnemezler. Göç başlar. Kimi Gerger’e, Kimi Kahta’ya, Kimi Urfa, Siverek… Dağılırlar… Onların köyden ayrılması sonrası da köy tam bir harabeye döner. Bugün hala aynı köyde yaşamakta olan bir kaç aile olup;. Mırfa ve köye ait değirmenler baraj suları altında kalmıştır.
Gerger ilçesinde sakin bir yaşam sürdürülürken, 1974 Kıbrıs harekatı başlar. Bu harekat esnasında ilçe yeniden hareketlenir, kahve toplantılarında kim kimin tarlasına, bağına, bahçesine, karısına, kızına sahip olunacağının kavgası verilmeye başlanır.Bunu duyan Ermeni ve Süryani Aileleri yeniden göç etme kararı alıp, başta İstanbul olmak üzere Diasporaya dağılırlar.

Bu göç sonrası Gerger ilçesi ve halkı büyük bir serveti de kaçırmış olduklarını, bugün dahi bilmezler. Onların gidişiyle beraber Gerger’in gelişimi durdu. Gerger bir ilçe olmakla beraber suyu olmayan, yolu olmayan,hizmet alamayan içe ve dışa kapalı bir köydür günümüzde…
Süleyman ve Hanım’ın çocukları evlenmiş, büyük oğlu Mehmet İskenderun’a, Kadriye Siverek’e, Hanım Kahta’ya yerleşmişti. En küçük oğlu Hacı ve Ömer’in evleri yan yana bitişikti. İki kardeş Gerger’i bırakmak istemez ve orada kalmaya devam ederler. Gerger’de kalmaya devam eden kardeşler ve onların akrabaları, yaşanan tüm baskılara rağmen hiçbir tarihte inançlarından vazgeçmeyip, kimliklerinde yazan Ermeni ibaresini değiştirmediler.
Süleyman Hanımdan önce vefat eder. Hanım ise 1992 yılında her gün Fırat’ın öte yakasından gelmesini bekleyip hiç gelmeyen ailesinin yanına gider.

10/09/2017

MÜSLÜMAN KİM? DÖNME KİM?

GIRBE

Yüzleşme korkusu!

Gırbe Aşireti’nden Asador ve ailesinin Dikranakert’ten ayrılıp Kolık’ın (Kahta) bir köyüne yerleşmelerinin üzerinden çok uzun yıllar geçmişti.

Asador demirci ustasıydı. Üretmiş olduğu tarım aletlerinden alabilmek için insanlar birbiriyle yarışırdı. İyi kazanıyordu. Köyde taştan bir konak yaptırmıştı. Konak inşaatına başlamadan önce başta selvi ve çam ağacı olmak üzere her meyve ağacından fidanlar dikmişti.

Bir evin yapım aşamasından önce, her türlü ağacın dikilip sonra inşaatına başlanması Ermeni geleneği olup, Ermeniler dünyanın hangi coğrafyasında olurlarsa olsunlar bu geleneği yaşatmaya devam edegelmişlerdir. Bir başka gelenekleri de önce kilise, sonrasında da okul inşa etmeleridir.

Asador ve ailesinin yaşadığı köyde onların dışında iki Ermeni aile daha vardı. Köyde kiliseleri yoktu. Bayramlar başta olmak üzere kiliseye gitmeleri gerektiğinde Semsür’e (Adıyaman) giderlerdi. Köyün diğer sakinleri Kürtlerdi. Çevre köylerde de Türkler ve Kürtler yaşamaktaydı. Kimse kimsenin inancına karışmaz, sorgulamaz, bir arada barış içinde yaşarlardı. Ermeni toplumunu onlardan farklı kılan, başta oturmuş oldukları evlerin mimari yapısı, ibadet ettikleri kiliseleri ve okullarıydı. Kürtler ve Türkler topraktan yapılma dermeçatma evlerde yaşar, tarım ve hayvancılığı ise ancak kendilerine yetecek kadar yaparlardı. Müslüman olmakla beraber dindar olmadıklarından, bölge genelinde tek bir cami vardı; o da Narince Nahiyesi’ndeydi.

Asador’un işlediği toprak ve daha konağını inşa etmeden önce diktiği meyve ağaçları çok bereketliydi, neredeyse bire bin veriyordu. Kürt ve Türk köylüler bu topraklardan geçerken imrenerek bakarlardı hasada, meyve ağaçlarına… Başaklar doluluktan eğilir, meyve ağaçlarının dalları meyvelerin çokluğundan kırılacak gibi sarkardı. Onların toprakları çoraktı; çoğu yerde gölgesinde oturulacak ağaç bulmak bile imkânsızdı.

Asador’un ürettikleri kendi ihtiyaçlarını fazlasıyla karşıladığından kalanları seve seve komşularıyla bölüşürdü. Onlar da çoğu zaman izin bile almadan ihtiyaçları kadar meyve ve sebzeyi gönül rahatlığıyla alıp giderlerdi.

Bir gün tarlada çalışırken başlarında atlı zaptiyelerin olduğu yaşlı, genç, kadın, çocuk, üstleri başları perişan bir kafilenin geçtiğini gördü. Yanlarına yaklaşıp, kafilenin başındaki zaptiyeye sordu:

“Kim bunlar? Nereye götürüyorsunuz onları?”

Zaptiye:

“Alî Osmanlı’ya başkaldıran Ermeniler Der zora sürgüne gidiyorlar.”

O gece bir gram uyku girmedi gözüne. Hiçbir şey yapamamış olmanın çaresizliği ve ezilmişliği vardı içinde. Bir an aklına kendilerinin de sürgün edilebileceği fikri gelip otursa da, sonrasında bunun olamayacağını, hem komşularının da asla buna izin vermeyeceğini düşünerek içi rahatladı.

Oysa ki hiçbir şey zannettiği gibi olmadı, Mayıs ayının ortalarında bir gün o kara gün onlar için de geldi çattı. Tarladan evine dönerken, köyün içinden gelen bağırış çağırışlara bir anlam veremedi önce. Evine yaklaşınca, evin önünde zaptiyelerin beklediğini gördü. Köyün meydanında diğer iki Ermeni aile ve kendi ailesi, kadınları, çocuklarıyla ağlaşıyordu! Komşuları ise onların acılarına ve çığlıklarına kulaklarını kapamış, evlerini talan etmekle meşguldü. Kadim dostları olduğunu zannettiği insanlar evine çullanmış, ne var ne yoksa dışarı taşınmaktaydılar. Meydanda olan ailesinin, çocuklarının yanına gitti. Henüz 5 yaşında olan en küçük oğlu Harutyun neye ağladığını bilmeden eteklerine sarıldığı annesinin ağlamasına ağlamaktaydı.

Zaptiyelerin başındaki komutan:

“Köyün karşısında bekleyen kafileye katılıp onlarla beraber Der zora gideceksiniz. Orada, burada bırakmış olduğunuz kadar tarla verilecek size.” dedi.

Kafile bir kaç saat içinde yola çıktı. Patikalardan, dağlardan geçen uzun ve zorlu bir yürüyüşe geçmişlerdi. Kaç gündür yürüdüklerini bilmiyorlardı. Açlık, susuzluk ve sıcaktan bitkin düşmüşlerdi. Yaşlılar ve hastalar bu yolculuğa fazla dayanmadığından ölüyor, ölülerini öldükleri yerde bırakıp yola devam ediyorlardı. Kimi yerlerden geçerken kafile saldırıya uğruyor, genç kızlara ve kadınlar el konuyordu. Kadınlar, kızlar gitmemek için direniyor, kimisi kendini uçurumlardan boşluğa bırakarak yaşamına son veriyordu.

Harutyun yol boyunca babasına:

“Hayrig çur guzem (baba su istiyorum)” diyor,

Asador:

“Kiç minatz dğas ays lerin yedevi çur ga ıspase (dayan oğlum, şu dağın arkasında su var)” diyerek çaresizce onu rahatlatmaya çalışıyordu.

Yol uzadıkça uzuyordu. İnsanların susuzluktan ağzı kurumuş, dudakları çatlamıştı. Nihayet bir çeşmenin başına varmışlardı ki zaptiye komutanı atını çeşmeye sürüp, kimseyi yaklaştırmadı. Yol boyunca gözünün önünden ayırmadığı genç ve güzel bir kız vardı. O kızın kendisine teslim edilmesi karşılığında su içmelerine izin vereceğini söyledi. Genç kız çaresizdi. Bunca insan susuzluktan ölmek üzereydi. Tercihini yapmak zorundaydı. Başta ailesi olmak üzere susuzluktan kırılmakta olan halkına sırtını dönemezdi. Annesine, babasına ve kardeşlerine son defa sarılıyormuş gibi sımsıkı sarıldıktan sonra zaptiye komutanın yanına gitti. Zaptiye kızın yanına gelmesi sonucu su içmelerine izin verdi; fakat tam yeniden yola çıkacaklardı ki bağırıp hakaretler ederek önüne geleni kırbaçla dövmeye başladı. Bu davranışının nedeni çabuk anlaşıldı. Genç kız eline geçirmiş olduğu hançerle intihar etmişti.

Kafile yeniden yola çıkmıştı. Çok fazla ilerlememişlerdi ki zaptiye komutanının yanına bir atlı geldi ve komutana hararetle bir şeyler anlatmaya başladı. Kafile durdurulmuştu. Asador gelen kişiyi tanıdı; varlıklı bir Süryani’ydi. Gözleriyle elinden tutmuş olduğu oğlu Harutyun’u işaret ediyor, Süryani’den onun için bir şeyler yapmasını istiyordu.

“Kafilede kız kardeşim, eşi ve oğlu var. Biz kadim Süryani’yiz. Çıkan ferman Ermeniler adına olup bizi kapsamamaktadır.”

Oysa ki Süryani’nin kız kardeşinin gerçekte çocuğu yoktu. Kocası da yolda uğramış oldukları bir saldırıda öldürülmüştü.

Bu sözleri duyan zaptiye komutanı:

“Kız kardeşin ve oğlu hangisiyse al götür. Böyle bir yanlışlık yapılmış olduğundan haberim yoktu.” dedi.

Atlı, Harutyun’u ve kız kardeşini alıp ayrıldı kafileden. Kolık’a (Kahta) yerleştiler. Harutyun’un ismini Mustafa olarak değiştirip Müslüman eğitimi ile büyüttüler. Zaman hızlıca akmaktaydı. Kendisi dışında soykırımdan kurtulabilen kimsesi olmayan Mustafa, yani Harutyun, tek başına yaralarını sarmaya çalışırken Müslüman bir Kürt kadınla evlenip yuva kurdu. Şu koca dünyada yapayalnızdı.

Zaten yoksul olan yöre halkı, Ermeni ve Süryaniler’in bölgeden gidişiyle beraber daha da yoksullaşmıştı. Tarımda kullanılan araç gereci yapabilecek insan olmadığından harmanları derilememiş, atları, eşekleri, katırları semersiz ve nalsız, kendileri de çarıksız kalmıştı. Yaratan ve üretenler yok edilmişti. Bu yok oluşta onların payı ve emeği de büyüktü. Zannetmişlerdi ki Ermeni malı ve mülküne konarak zengin olacaklar… Oysa ki o zenginlik onlara kalmamış, Ermeni malı üstüne konan yeni ağalar beyler türemiş, zengin daha çok zenginleşirken fakir daha çok fakirleşmişti.

1919 yılında Kahta Malatya’ya bağlanıp ilçe yapıldı. Osmanlı’da yönetim merkezi Eski Kahta’daydı. 1915 Soykırımı sonrası yaşama tutunabilmiş Ermeni ve Süryani çocukları Kahta İlçesi’nde toparlanmaya başladılar.

Doğudan batıya doğru uzanan karşılıklı dükkânların bulunduğu uzunca bir çarşıda demircilik, marangozluk, terzilik, semercilik, değirmencilik, kalaycılık, dokumacılık, taş duvar ustalığı gibi çeşitli sanat ve zanaat dallarında usta olan gayri Müslim veya Dönmeler tarafından yaşam yeniden yaratılmaya başlandı.

Ermeni ve Süryaniler’in çoğu Müslümanlığa geçmiş, beş vakit namazlarını kaçırmıyorlardı. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, Dönme olduklarını unutmayan yöre halkı tarafından kendilerine hep şüphe ile yaklaşılıyor, aslında kim oldukları asla unutturulmuyordu. Devletin de kırmızı kırmızı çizgisi olduğundan;Devlet dersinde sınıfta kalmışlardı.Bekçi dahi olamazdı ülkenin bekası adına.

Aslına bakılırsa, Dönmeleri bu kadar dışlamaları kendilerinin çok da dindar olmalarından değil, geçmişin utanç verici suç ortaklığının yaratmış olduğu travmadan kaynaklanıyordu.

“Dönmeler’i nasıl bilirsiniz?” gibi bir soru karşılığında tüm yöre halkının ortak yanıtı, bugün bile aynı olan düşüncenin uzantısı olarak aşağı yukarı şöyleydi:

“Ticarette çok namuslular. Asla yalan söylemezler. Haksızlık yapmazlar. Kimsenin namusuna göz dikmezler.”

Peki, İslâm dini ve inancının onca ritüeli ne adınadır? İyi ahlâk sahibi olmak adına değil midir? Bunca dışlamanın, bunca kinin nedeni onların iyi ahlâk sahibi olup kendilerinin aynı ahlâka sahip olamayışları mıdır?

Her Ramazan ayı Dönmeler adına yeni bir sınavdır. Oruç tutan Müslümanların suratları asıktır. Gergin, tahammül sınırlarının sıfırlandığı günlerdir. On bir ay boyunca her türlü günahı meşruymuş gibi işleyip, bu ayda oruç tutmaları sayesinde tüm o günahlarından arınarak kendilerine cennetin kapılarının sonuna kadar açılacağına inanan yurdum insanın çok daha önemli işleri de vardır.

Her sahura kalkıldığında önce Dönme komşunun kalkıp kalkmadığı kontrol edilir. Lambaları yanıyorsa bile tatmin olunmaz. Sabah kahvaltısı ve öğle yemeği saatlerinde çat kapı evine girilir, evde oruç tutulup tutulmadığı kontrol edilir. Kapı, pencere dinlenir. Evin en küçük çocuğu çağrılır, sevilir. Çocuğun sevebileceği şeylerden ikram edilerek başlanır çocuktan haber alınmaya… Kim oruç tumakta, kim tutmamaktadır? Evde kim, nasıl namaz kılmaktadır? Hatta çocuktan nasıl namaz kılındığını göstermesi bile istenir.

Tüm bu sınavlardan eksiksiz geçmiş olması bile yetmez, bir Dönme öldüğünde cami avlusundaki musalla taşında yatarken başında sadece Dönmeler olur. Gelenek gereği Müslüman ahali sadece taziye ziyaretinde bulunup bol bol fatiha okur.

Mustafa ismini alan Harutyun’a dönecek olursak, yöre halkı onu Mıstefe Gırbe olarak tanır bilir. Kahta Çarşısı’nda o da yerini almış, baba mesleğini onun bırakmış olduğu yerden devam ettirmektedir. O da babası gibi yardımsever kişiliğiyle herkesin gönlünde taht kurmuştur ama ah bir de Dönme olmasa ne iyi olacaktır.

Kahta susuzdur. Yöre halkı su ihtiyacını evlerinin önlerine açtığı kuyulardan karşılamaktadır. Her evde de kuyu olmadığından su çok değerlidir. Suyun ne kadar değerli olduğunu en çok da beş yaşındayken başına gelenler beynine kazınmış olan Mıstefe Gırbe bilmektedir.

Çarşının dışında, kuzey yönüne bakan bir noktada bir su kaynağı bulur. Yöre halkının ve dışarıdan ilçeye gelen insanların yaralanması için tünel kazarak, Ermeni mimarisi ve işçiliği ile bezeli, sekiz çeşmesi olan muhteşem bir taş çeşme armağan eder Kahta’ya.

Kahta’da Cami de, kimsenin yapmak gibi bir niyeti de yoktur. İlçe bu noktada oldukça talihsizdir, çünkü camiye dönüştürülebilecek bir kilisenin olmayışı büyük bir kayıptır. Oysa Adıyaman bu konuda oldukça şanslıdır. Bugün hâlâ tarihî Ulu Cami olarak bilinen yapı, aslında camiye çevrilmiş bir kilisedir. Yapının içinde ve dışında halen yer yer İsa figürleri durmaktadır. Görmek isteyen göz, vicdanını yitirmeyen insan ne yapılmış olursa olsun, buranın eski bir kilise olduğunu anlar.

Eski Kahta’daki katedral de duruyor olsaydı, muhtemelen Kahtalılar için de Adıyamanlılar için olduğu gibi ‘tarihi cami’ diye övünç kaynağı olacaktı. Yapı, namaz kılacak cemaat olmadığından yıkılmış, taşları bazı evlerin temelini oluşturmuş . Yıkılmayan bölümleri ise yıllarca samanlık olarak kullanılmış, bugün ise izi bile kalmamıştır.

Bu her yerde böyle olmuştur. Mimar Sinan’ın yapmış olduğu camiler gibi birkaç istisna hariç, günümüze kadar gelen tarihî camilerin neredeyse tamamı kiliseden camiye dönüştürülmüş ibadet mekânlarıdır.

Camiye dönüştürülmeyen kiliseler ise samanlık, ahır, cephanelik v.b. mekânlar olarak kullanılmıştır. Hatta kimi yerlerde nefret o kadar ileri boyutlara ulaşmıştır ki, bazı kiliselerin yer yer geneleve dönüştürüldüğü bile görülmüştür. Bunun bir örneği 1954 yılına kadar Adıyaman’ın ili olan Malatya’da gerçekleşmiştir. Nasıl bir nefretin sonucudur ki sonrasında yıkılıp tek iz bırakmadan arsasına sağlık ocağı inşa edilmiştir. Sağlık ocağı inşası, o kararı alan bürokratın tıbba karşı nefretinin dışa vurumu mudur acaba?

Mıstefe Gırbe tam öğle namazı için dükkânından ayrılmak üzeredir ki Narince Köyü’nden bir müşterisi gelir. İşinin çok acele olduğunu söyleyerek, ihtiyacı olan malzemeyi hemen alıp gitmek istediğini bildirir yalvar yakar… Mıstefe Gırbe namaz vaktini kazaya bırakıp, adamın istediği malzemeyi hazırlamaya başlar. Bu arada da sohbet etmektedirler. Köylü yakın zamanda yaşanan bir olayı anlatır. Civar köylerde okul yoktur, okulun olduğu tek yer Narince Nahiyesi’dir. Yakın köylerde oturan çocuklar okumak için kar, kış, yağmur, çamur demeden Narince’ye gitmektedir. Haftanın son günü olan cuma günlerinin birinde öğretmen çocuklara:

“Pazartesi hepiniz İslamın şartının kaç olduğunu öğrenip geliniz okula,” der.

Eve giden çocuk babasına:

”Baba, öğretmenimiz pazartesi günü okula İslamın şartının kaç tane olduğunu öğrenerek gelmezi istedi. İslamın şartı kaçtır?” diye sorar.

Babası:

”Oğlum nereden bileyim İslamın şartının kaç olduğunu. Ben hayatımda İncil mi okudum ki İslamın şartlarını bileyim,” diye yanıt verir.

Bunu duyan Mıstefe Gırbe yeniden kahrolur. Halkından onca insanın, kendi dinini bile bilmeyen insanlar tarafından din uğruna ölüme gönderilmiş olduğu gerçeği daha çok yakar canını. Anlamıştır ki din bunca ahlâksızlığı örten örtü olmuştur sadece. O gün, insanların dinini doğru öğrenmesi için ilçeye bir cami yaptırmaya karar verir.

Hırsı daha da artmıştır. İşine çok daha sıkı sarılır. Tam çarşının göbeğinde bir yer satın alır. Kimseden tek kuruş yardım ve destek almadan ilçeye bir cami kazandırır. Yıl 1950’dir. Müslüman halk, “gâvurun camisi” diyerek Mıstefe Gırbe’nin yaptırdığı camide ibadet yapmayı reddeder. Aradan geçen beş yılın sonunda yüz metre kadar aşağısına aynı hizada kendi camilerini inşa ederler. Kiliseden camiye dönüştürülmüş mekânlarda namaz kılmak, ibadet etmek hem farz hem sünnet olmalı ki, ‘gâvurun” camisinde ibadet yapılmaz.

Ve yıl 2017! Bugün aynı caminin giriş kapısı seyyar manavlar tarafından işgal altındadır ve Kahta’nın Müslümanlarının buna tek bir itirazları yoktur.

Bugün bu coğrafyada zulümden bahseden hiç kimse, zulmün kaynaklarını ve nedenlerini 1915 yılını milat alıp okumadan, zalimlerin mazluma, mazlumların zalime dönüşmüş olduğu bu kısır döngüyü anlayamaz. Bu coğrafyada denizler kuruyup tuz koktuysa, bunun suçunu getirip bir kişiye yıkmak hem ahlâki, hem de etik değildir.

Dönme’ye, Ermeni’ye, Süryani’ye, Rum’a karşı bunca nefret duyulmasının nedeni kesinlikle din değil, üstüne çullanılmış olan mirasın kirliliğidir. Bir gün hesap sorulmasından duyulan büyük kaygı ve korkudur. O kanlı talanın üzerini örtmek için yaratılan bu yapay nefret herkesi ve her şeyi baştan sona çürüttü. Yaşam hakkının kutsallığı da, insanın insanca, insan onuruna yakışır bir yaşama ulaşması da bu kirli miras ile yüzleşmekle başlayacak

SELASI OKUNDU AHLAKIN!!!

gerger

Okunan sela,insan onurunu ayaklar altına alınnarak çiğnendiği ve geri dönüşün olmadığı günleri muştulamakta.Yeni Türkiye’ye hayırlı olsun.Biz oturup masal dinlemeye devam edelim.”Dış güçler gelişmemizi istemiyor.Ülkeyi kasıp kavuran ,her gün ölüme koşan gençler üst akıl.67 Müslüman ülkesinde yaşanan barbarlıklar yahudi oyunu,ABD ve dış güçlerin tezgahı.Mükemmel olan Müslümanlar değil;İslamdır.”Sesiz kalmaya devam edin.Sesiz kalmanız fıtratınızda var…

15 Temmuz gecesi ve devamında Türkiye’nin tüm camilerinden aralıksız olarak okunan Selanın,gerçekte hiç olmayan Ahlakın Selası olduğunu içinden geçmiş olduğumuz süreçte daha iyi öğrenip bilince çıkarmaktayız.Her türlü yolsuzluğa,hırsızlığa,hak gaspına ve tecavüzün üstünü örten muhteşem bir örtü var ortada.Müslümanlık…

Adıyaman’ın Gerger ilçesi:Yolu,suyu olmayan,dağ başına kurulup ortada sıkışmış bir ilçe.Gerger isminin geçtiği her yerde,ilk akla gelen;Yiğit,kavgadan kaçmayan,mert,cesur cevval insanları akla getirir.Ancak yaşanan son olayda görüldü ki,bunların yiğitliği,kavgada ki korkusuzluğu,mertliği kendi içlerindeymiş.

Gerger ilçesi, büyük oranda değişime uğramış olmakla beraber,Dersim’den kopup gelen Alevi’ler,Sünni Kürtler,Ermeni,Süryani ve Türkmenlerden oluşmakta dır. AKP’nin birinciliği kaptırmadığı ilçelerinden biridir.

24 Ekim gece yarısı Adliye çevresi polis ve Jandarmanın kuşatması altındadır.Kimse ne olduğunu bilmiyordur.İlçenin tek yerel gazetesi olan Gerger Fırat’ın yazarı olan Özgür Boğatekin,konuyu araştırmaya başlar.İlk gelen bilgi:Fetö davasından birinin tutuklanmış olduğudur.Konunun peşini bırakmaz,araştırmaya devam eder.Ulaşmış olduğu bilgi insan kanını donduracak cinstendir.İlçenin İmam Hatip Lisesinde görevli bir Müstahdemin, 30 Erkek öğrenciye yönelik cinsel istismar suçundan tutuklandığını öğrenir ve bu haberi haber sitesine koyduktan bir saat sonra evi polis tarafından basılıp haberi kaldırması istenir.Haberi kaldırmayı ret edince de haber sitesi mahkeme kararıyla erişime kapatılır.

Bu haberi başta havuz medyası olmak üzere hiçbir basın görmedi,görmemezlikten geldi.Peki aynı olay HDP’nin veya farklı muhalif herhangi bir kuruma bağlı vakıf,yurt…Yaşanmış olsaydı bu haber günlerce manşetlerden iner miydi?İnmesi bir yana,o kuruma ait sağlam bina kalır mıydı?Bunca kirlenme,yozlaşma,ahlaksal çöküntü bugününe mi ait?Bunca kirliliği Bugünün iktidarına bağlayanlar:Ahlaksızlığı siz başlatıp, yaşattınız.Siz besleyerek bugünlere taşınmasına neden oldunuz.Bugün tüm yaşanan bunca kirlilik, sonuçtur.Nedeni de,Cumhuriyet kazanımları deyip durmuş olduğunuz devlet yapılanmasıdır.

Haber değeri anlamında 30 Erkek öğrencinin ki bu sayı sonradan 76’ya çıktı;Cinsel istismara uğramış olmasının haber değeri mi yoktu?Konu bugünkü iktidarın arka bahçesi olan,12 Eylül faşist cuntasının ve önceki iktidarların destekleyip geliştirmiş oldukları okul olunca dut yemiş bülbüle dönmeleri çok anlaşılır.Kindar ve dindar yeni nesil yaratılırken bunun yıpranmaması gerekiyor ki,hedefe ulaşılsın.Ne önemi var tecavüze uğrayan çocukların.Kutsal görevin başarısı için bunlar önemsiz vakalardı.

G.S İsimli sapığın sapıklıkları ortaya çıkıp konuşulmaya başlandığında;İl milli eğitim kararıyla Gerger’den alınıp başka bir İ.H.L.Görevlendiriliyor.Üç ayda 4 farklı okul değiştiriyor.Arkasında hangi güç duruyorsa ki hala muğlaklığını kurumakta;Görevden alınıp masum çocuklardan uzak kalması sağlanamıyor???

Valilikte yapılan bir toplantı sonrasında;Valilik bunun tekrar Gerger İ.H.L’sine gönderilmesine karar veriyor.Gerekçe olarak da:”Bunun hakkından Gerger’liler gelir.”

Yanıldınız sayın Valim.Bu tecavüzleri gerçekleştiren yöre halkından biri olmuş olsaydı,suçu işleyenin ailesi ve yakınları şehri terk etmek zorunda kalırlardı.Gerger Halkı başta olmak üzere tüm Türkiye halkları Devletin içinde gelişen ahlaksızlıklara karşı gelmeyi devlete karşı gelmek olarak algılamış olduğundan,sesiz kaldı.Kutsal olan Devletin bakiyesi adına…

Bu utancın yeni olmadığı;3 yıldır aralıksız devam etmiş olduğu,başta ilin Valisi,Kaymakamı,okul yönetici ve öğretmenlerin bundan haberdar olduğu;Devletin şefkatli ellerinde çocuklar tecavüze uğrarken buna göz yumulduğu,hoşgörü ile yaklaşıldığı ortaya çıkıyor.Sesiz kalmaları bu ahlaksızlığı önlememiş olmalarına verilecek cevapları var mıdır?Vardır elbete.Orada çocuklara kuran öğretiliyordu.Dolayısıyla bu kurumlarda bu ve benzeri şeylerin yaşanıyor olmasını çok önemsememek gerekiyordu…

Tecavüz,zulüm,ölüm,hak gaspı,hukuksuzluk,ahlaksal çöküntü,yozlaşma,hırsız var diyenin yandığı bir coğrafyada,inadına biz yanmayı göze alarak,zulüm kimden gelirse gelsin karşısında durmaya devam edeceğiz.

Selası okunan Ahlakın cenaze namazına iştirak mı edeceğiz yoksa musalla taşında yatan cenazeyi kaldıracak mıyız?Asıl soru burada…

BİR AVUÇ ALTIN ÜÇ EKMEK

amasya-da-baltali-bir-anit-heykel_4941_orijinal

Fırat nehri üçüncü günün sonunda kendi yatağına dönmüş, her zaman olduğu gibi hırçınca akmaya başlamıştı. Önüne gelen her şeyi silip süpürmüştü. Yer yer on metre derinliğe yüz metre genişliğe uzanan Fırat nehri günlerce insan kanı akmıştı. Fırat Nehri önüne çıkan her şeyi yutup alırken; uçurumdan Fırat’a atılan insan cesetlerinin üst üste binmesi sonucu nehir akmaz olmuş yatak değiştirmişti.
Binlerce yıl Mezopotamya halklarına hayat veren Fırat; bir halkın celladı olmuştu. Dağlar, taşlar, ovalar, ağaçlar utanıyordu bunca insanın hunharca katledilmesinden. Utanmıyordu insan. Utanmıyordu binlerce yıl bir arada yaşamış oldukları, Müslüman halklar…
Anne, baba, kardeşlerini ve kafiledeki binlerce insan Urfa’nın Hilvan ilçesine yakın Görni uçurumunda, ”Allahu Ekber” denilerek gözlerinin önünde katledilmiş; iri yarı dev cüsseli bir adam ”Allahu Ekber” deyip; kolundan tutmuş olduğu 12 yaşındaki kız çocuğunu uçurumdan aşağı savurmuştu.Yüz metrelik uçurumun hemen dibindeki bir ağaca takılıp oradan üst üste binen cesetlerin üstüne düşmesi sonucu yaşama tutunmuştu. Zaman kavramını yitirmişti. Orada ne kadar baygın yatmış olduğunu anımsamamıştı.
12 yaşındaki bir çocuk, şiddetli ağrılar içinde uyandı. Kıvranıyor acıdan. En çok da göğsü ağrıyor, usulca, sesiz ellerini acıyan yere götürdü. Kan içinde kaldı eli. Sesini çıkarmadan ölü taklidi yaparak, hiç kıpırdamadan yatıyordu. Ya duyan, gören olursa. Gece soğuk üşüyordu. Kurtların uluması gecenin karanlığına karışırken, bacağı, kolu kopan, karnı deşilmiş yüzlerce yaralının inlemesi gecenin sessizliğine karışıyordu. Can çekişen yaralıların inlemeleri beyninde şimşekler çakmasına neden oluyordu. Bir başına kalmıştı yalnız ve kimsesizdi.
Amasya Gümüşhacıköy’deki yaşamları gözlerinin önünde film şeridi gibi akmaya başladı. Uzunoğlu ailesi, Amasya’da saygı duyulan, sevilen, Rumlar’la, Türkler’le, Müslüman halklarla dostça bir arada yaşıyorlardı. Kilisenin hemen arkasında yeşillikler içinde kocaman konakları vardı. Konağın arkasındaki bağları, bahçeleri,dokuma tezgahı ve atölyeleri,Nehirin hemen dibinde ki un değirmenleri gece gündüz çalışmaktaydı. Konağın misafirleri hiç eksilmiyordu. Kardeşleri, anne, babası, akrabaları, acımasızca İnsanların gazabına uğramalarına neden olan suçu anlamaya çalışıyordu. İnsanları barbarca bunca kötülüğe iten nedene bir ifade yüklemekte zorlanıyordu.
Sokakta neşe içinde arkadaşlarıyla oyun oynarken; davul sesine dönmüştü. Ulak var gücüyle tokmağı davula vurup yüksek sesle bağırıyordu.
”Amasya’da yaşayan tüm Ermenilere duyurulur. Osmanlı girmiş olduğu savaşta,Sultan Murat cephesinde geri hizmete kullanılmak üzere insana ihtiyaç duymaktadır.Tüm Ermeniler geçici bir süreliğine cephe gerisinde çalışmak üzere görevlendirilmiştir.Yarına kadar hazırlıkların tamamlanıp yola çıkılacağı buna riayet etmeyenlerin evlerinin hemen önünde kellesinin vurulacağı.”
Uzunoğlu ailesinde hummalı bir çalışma başladı. Evin ortasına kocaman bir çukur kazılıp bir kazan dolusu altın gömülüp üstü eskisi gibi sıvandı. Yol hazırlığı için yolluk, temiz kıyafetler giyildi, gelinler, genç kızlar düğüne gider gibi takılarını taktı. Sabaha karşı Uzunoğlu ailesi, altı öküzün çekmiş olduğu kağnılarla ve onlarla beraber, ucu bucağı görünmeyen kafile yola çıkmıştı. Yol uzun ve bitmek tükenmek bilmiyordu. Neler olduğunu anlayabilecek yaşta değildi.Tüm bu yaşananları bir oyun kurgusu gibi algılıyordu. Anne, babası ve kafiledeki tüm diğer yetişkin insanlar yolda giderek tedirgin ve huzursuz olmaya başlamışlardı.
Malatya’ya kadar başlarında süvari birlikleri vardı. Malatya civarında gece mola verip sabah uyandıklarında bir kaç öküzün çalınmış olduğunu fark ettiler. Süvariler geri çekilmiş yerlerini dilini bilmediği eli silahlı gruplar almıştı. Adıyaman geçilip Cendere köprüsüne varılmıştı. Orada sabah uyandıklarında tek bir öküzün kalmadığını gördüler. İşte bundan sonrasıdır yaşanan can pazarlığı. Güzel kadınlar, kızlar ve çocuklar kafileden alınıyor; itiraz eden orada öldürülüyordu. Ağıtlar havar seslerine karışıyordu. Nasır bağlamış yürekler duymuyordu bu çığlıkları. Baltayla, kör bıçaklarla insanların kafası kesiliyor, karnı deşiliyordu. Bir kişiyi fazladan öldürebilmek adına yarış halinde çekişmekte, ganimet ve kadın üstünden kendi aralarında sert tartışmalar yaşanıyordu.
Gece sabaha dönmüştü. Arsaluys yaralıların sesi dışında ses duymaz olmuştu. Dikkat kesildi. Uçurumun üstünde kimsenin olmadığından emin olduktan sonra ayağa kalktı. Göğsü kanıyordu. Her yeri acıdan ağrıyordu ve açtı. Sağına soluna baktı. Ölü, yaralı ve kan akan Fırat’ın dışında bir şey yoktu görünürde. Cesetlerin arasında umutsuzca dolaşırken bir altın buldu. Cesetleri tek tek kontrol etmeye başladı. Kadınların, genç kızların uçurumdan atılmadan saklayabildikleri bir avuç altın bulmuş; avuçlarında sımsıkı tutuyordu. Uzaklarda görünen Hoşin köyüne doğru umutsuz, korkarak, çaresizce yürümeye başladı. Evlere yaklaştığında bir kaç kadının yufka ekmeği pişirmiş olduğunu gördü. Daha önce hiç yufka ekmeği görmemişti. Kadınların yanına yaklaştı.
Kadınlardan biri Kürtçe”Were were”diye seslendi.
Anlamıyordu konuşulan dili. Bildiği iki dil vardı. Ermenice ve Türkçe. Kadınların yanına ürkekçe sokuldu. Beden diliyle aç olduğunu söyledi ve avucunda sımsıkı tutmuş olduğu bir avuç altını uzattı kadınlara. Kadınlar saçta yeni pişirmiş oldukları buğday ekmeğinden bir ve gılgıl(*) unundan yapılmış iki de bayat ekmek verdiler.
Ekmeği alıp hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladı. Kalbi hızlı hızlı çarpıyor; nefes almakta güçlük çekiyordu. Korku iliklerine işlemişti. Kime nasıl güveneceğini bilmemenin çaresizliği. Korkuyordu insanlardan. Haksız mıydı yaşamış olduğu korkudan?
Uçurumun dibine gelmişti yeniden. Şişen, kokmaya başlayan yüzlerce ceset. Son nefeslerini vermek üzere olan yaralılar. Elindeki ekmeği yaralılarla bölüştü. Açtı. Yediği ekmek karnını doyurmamıştı. Güneş batıp gece karanlığı bastırmaya başlayınca kuytu bir köşeye çekildi. En çok da kurtların ulumasından ürküyordu.Uyudu mu? Ne kadar uyuduğunu bilmiyordu. Güneşin ışıkları yüzüne vurmaya başladığında uyandı.
Yaraları inanılmaz acı veriyordu. Ancak açlığı bunu daha çok bastırıyordu. Yeniden köye gitmeye karar verdi. Korkuyor, çekiniyor ve tedirgindi. Başka da yapabileceği bir şeyin olmamasının getirmiş olduğu çaresizlikle cesetlerin arasında dolaşmaya başladı. Üst üste binmiş cesetleri çocuk bedeniyle kaldırıyor, altın bulmaya çalışıyordu. Yakıcı güneş altında, saatlerce süren bir aramanın ardından ve kokan insan bedeni arasında ulaşabilmişti bir avuç altına.
Bir önceki gün gittiği yolu takip ederek köye doğru yürüdü. Ürkek bir ceylan gibi. Biliyordu artık, öğrenmişti, ceylanlar vuruluyordu bu ülkede. Uzakta tarlada çalışan bir kaç insan gördü. Onlara görünmemeliydi. Görünmek zulmün kendisiydi. Dere ağızlarından, dikenliklerden, eğilerek, sürünerek, ağaçların arkasına gizlenerek ulaştı köye.
Dumanın yükselmiş olduğu bir eve yöneldi. Elinde bir avuç altın vardı. Küçücük elleri titreyerek uzattı kadınlara. Beden diliyle ekmek istedi. Bir önceki gün gibi kadınlar saçtan almış oldukları bir ekmeği uzattılar kendisine. Gözlerini pişen ekmekten alamıyordu. Aldığı ekmek kendisine ve yaralı birkaç insana yetmeyecekti. Masmavi gözleri yaşlarla doldu. Sarı uzun saçları kirden görünmüyordu. Annesi ölüm yolculuğuna çıkmadan önce sevip, okşayarak, taramıştı saçlarını. Örgü yapmış, her atmış olduğu düğümde daha çok sarılmış, ağlamıştı sesizce. Sormuştu annesine. ”Neden ağlıyorsun?”
Annesi” yok bir şey kuzum. Sana olan sevgimin yüreğime bırakmış olduğu sevdadır; gözyaşlarıma neden.”
Köylü kadınlardan biri ayağa kalkıp içeriye doğru yürümeye başladı. Arsaluys elindeki tek ekmek ile tam çıkarken; kadın arkasından seslendi. Döndüğünde kadının elinde iki bayat ekmek vardı. Uzattı kadın kendisine. Almış olduğu sıcak ekmeği yolda yedi. Aç kalmış olduğunu unutmamıştı bir önceki gün. Diğer iki ekmeği alıp henüz ölmeyen, ölmek üzere olan yaralılara yedirdi. Güneşin kavurucu sıcağında ağzı kurumuş olan bir kaç yaralıya küçücük avuçlarında Fırat’dan almış olduğu suyu içirmeye çalışıyordu. Avucuna almış olduğu su yaralıya ulaşana kadar dökülüyordu.Yeniden deniyordu. Birkaç damlada olsa, ölmek üzere olan insanlara bir damla su vermeyi beceriyordu.
Fırat’ın karşı köyünde bugün Adıyaman’ın ilçesi olan Akıncılar ilçesinin Dardoğan köyünde yaşamakta olan Kürt Hasan Ağa, gece görmüş olduğu rüyanın etkisinden kurtulamamış derin derin düşüncelere dalmıştı. Uzun yıllardır evli olup çocuk sahibi olamayan Hasan Ağa yapmış olduğu bir kaç evlilikten sonuç alamamıştı. Rüyasında beyazlar içinde sakallı biri ölümden kurtarıp sahip çıkacağı bir Ermeni karşılığında erkek evlat sahibi olacağını bildiriyordu. Rüyasının peşine düşmek isteyen Hasan Ağa, yanına almış olduğu iki uşağı ile Fırat’ın karşısına geçmeye karar verdi. Keleğe binip karşıya geçtiler.
Arsaluys karşıdan üç kişinin geldiğini görünce; saklanacak yer aramaya başladı. Hasan Ağa ve yanındaki iki uşağı da karşıda bir kız çocuğunun olduğunu görüp ve ona doğru yürümeye başladılar.
Önünde deli gibi akan Fırat, arkasında sarp kayalıklardan uluşan uçurum. Saklanacak gizlenecek yer yok. Bir serçe kuşu gibi hızlı hızlı yüreği atıyor ve Fırat boyunca koşmaya başladı. Çok uzaklaşamadan uşakların biri bileğinden yakaladı. Çırpınıyordu küçücük bedeni. Karşı koyacak gücü yoktu. Kocaman elleriyle bırakmıyordu uşak. Kürtçe bir şeyler anlatıyordu ama ne dediğini anlamıyordu. Yaşamış olduğu korkunun etkisiyle altına kaçırdı. Utanıyordu aynı zamanda.
İki uşak, Hasan Ağa ve Arsaluys keleğe binip Fırat’ın karşısına geçerken; Bir boşluktan yararlanıp Fırat’ın derin sularına bıraktı kendini. Hemen arkasından, suya atlayan uşak boğulmaktan son anda kurtardı kendini. Kendisini neyin beklemiş olduğundan habersizdi. Kim bilir nasıl bir kötülük yapacaklar kendisine. O gözler nelere tanık olmadı ki.Tecavüze uğrayan kadınlar, gelinler, genç kızlar…
Köye varıp ağanın konağına geçtiler. Etrafını saran bir kaç kadın sevgi ile karşıladı. Hemen banyo hazırlandı, yeni ve temiz kıyafetler giydirildi. Temiz yün döşek hazırlanıp yatağa yatırıldı. Banyo sonrası açık yaraları daha çok acı vermeye başladı. Gördüğü rüya mıydı; kabusa dönüşecek olan? O anda dünyasını aydınlatan, mucize gibi bir şey yaşadı. Ana dili olan Ermeniceyi konuşan bir kadın yaralarını sarıyordu.Yarasını saran Sivas’dan ölüm yolculuğuna çıkarılan kafileden, köyün çobanın kafileden alıp evlenmiş olduğu bir doktordu. Açık yaralarına dikiş atmış güzelce sarmıştı her yerini.
Arsaluys’un ismi Zeynep olarak değiştirildi. Kelime-i şehadet getirtilip Müslüman olmaya zorlandı. Başka da şansı yoktu zaten.Yaşamanın diyetiydi dini uğruna bunca insanı barbarca katletmiş olanların inancını kabul etmesi. Her sabah diğer kadınlarla beraber namaza kalkıyor, diğer namaz vakitlerini beraber ifa ediyorlardı.Yalnız başına hiçbir yere ayrılmasına asla göz yumulmuyor, sürekli başında gardiyan gibi bekleyen birileri oluyordu.
Hasan Ağa’nın eşi kısa bir zaman sonra hamile kaldı. 9 ay 10 gün sonrasında çok sağlıklı, nur topu gibi bir erkek sahibi oldu. Doğumunu kadın doktor çobanın karısı Sivas’lı doktor yaptırdı.
Arsaluys çok huzurlu ve rahat bir yaşam sürüyor, evin ahalisi tarafından el üstünde tutuluyordu. Dünün acılarını unutmak mümkün değildi. Çekilen acılar yavaş yavaş kabuk bağlıyordu.
İkinci yılın sonunda sık sık konağa gelip giden sakallı bir adam dikkatini çekti. Her konağa geldiğinde Arsaluys’u baştan aşağı süzüyor, Arsaluys bu durumdan çok rahatsız oluyor ama yapabileceği çok fazla bir şeyin olmamasından dolayı sesiz kalıyordu.
Sıvas’lı doktor: “Arsaluys! Hasan Ağa seni buraya gelen o sakallı adamla evlendirmeyi düşünüyor. Bu konuda bilgin var mı?”
Arsaluys: “Ölürüm de bu adamla evlenmem asla. Asarım kendimi…”
Doktor: “Buraya çok uzak olmayan Mırdes aşiretinin ağası aynı zamanda Narince Nahiyesi’nin müdürü var. Şükrü Ağa isminde. O Ermenilere sahip çıkıp, koruyormuş. Onun köyüne ulaşabilirsen kurtulma şansın olur bu adamla evlenmekten.”
Kararını verir. Geceden hazırlanır. Sabah namazını beraber kıldığı kadınlara ağıla ineceğini aktarır. Kadınlar, o sırada evin diğer işleri ve sabah ekmeğini pişirmekle meşgul olduklarından kimse dikilemez başına. Bu arada Kürtçe dilini öğrenip iyice hakim olmaya başlar. Köyde kendisi ve doktur dışında okuma yazma bilen kimse de yoktur. Bundan dolayıdır ki biraz da saygı duyulmasına nedendi bu. Koyunlar ağıldan meraya salınmaya başlandığında koyunların arasında gizlenerek konaktan çıkmayı başarır.
Doktorun sözlü olarak kendine aktarmış olduğu yol krokisini beynine kazır. Durmadan, yürür. Güneşin kavurucu sıcaklığı, susuzluk bitkin düşürmekle beraber, büyük bir umutla yürüyüşünü sürdürür. Bir çeşme çıkar karşısına. Kana kana suyu içtikten sonra, hızlı adımlarla, insanlara görünmemeye çalışarak, saklanarak, eğilerek, çalılıklardan geçerek, ağaçların arkasına gizlenerek yürüyüşüne devam eder. Karanlık bastırıp gece olunca, bir çalılığın içine girip sabah olmasını bekler. Köye iyice yaklaşmıştır. Uzaktan köyün ışıkları görünür.
Şafak atmaya başlar, etraf aydınlanır. Saklanmış olduğu çalılıktan dışarı çıkıp yürümeye devam eder. Köye tam yaklaştığı sırada, tarlada ot toplayan kadın ve erkekleri görüp yakındaki dikenli fundalıkların içine gizlenir. Kadın ve erkekler toplamış oldukları otu çevirip dururlar. Bunların ne yaptığını anlamaz. Ancak onlara da görünemez. (Bölgede yazın biçilen otlar burma haline getirilip kurutulur. Kışın hayvanların beslenmesinde kullanılır.) Gün batımına yakın köylüler evlerine dönmeye başlayınca köye girer. Narince Caminin yanında yaşlıca bir adama yaklaşıp Şükrü Ağa‘nın konağının yerini öğrenip konağın yolunu tutar.
Konağın mutfak bölümünde Ermeni kadın ve kızlar çalışmakta; erkekler evin diğer işlerini yapmaktadır. Daha önce bu bölgenin yöneticisi olan Bersam Ağa‘nın kızı Siranüş, Şükrü Ağa‘nın kardeşi M. Nuri Ağa‘nın eşi, konakta sözü geçen biridir. O da ölüm yolculuğunda kendi ailesinden dokuz çocuğun kurtarılması karşılığında, M. Nuri Ağa ile evlenmiştir. Siranüş sahip çıkar kendine.
Bersam Ağa’nın tüm yetişkin erkekleri Roma İmparatorluğu tarafından inşa edilen Cendere köprüsünün karşısı, Eski Kahta’nın düzlük alanında koyun boğazlanır gibi boğazlanır; Bersam Ağa, kadınlar ve çocuklar ölüm yolculuğuna çıkarıldığında, Şükrü Ağa kadim dostu Bersam Ağa‘yı ölüm yolculuğundan çekip konağına misafir eder.
Bersam Ağa; iki teneke altını Şükrü Ağa‘ya, borç alacak verecek defterini Sabri Ağa‘ya teslim ederek teşekkürlerini bildirmiş olmaktadır.
Şükrü Ağa, dokuz çocuğu farklı köylere dağıtır; teslim etmiş oldukları ailelere çok net bir talimatı da beraberinde verir.
”Size teslim etmiş olduğum bu çocukların başına her hangi bir musibet gelirse bunun sorumlusu olarak sizi bileceğim; herhangi bir olay sonucu veya Allah’ın emriyle ölümleri sonucu da olsa, cenazelerini gelip kendi ellerimle gömeceğim.”
Bu buyruk, o kadar kesin ve nettir ki hiç kimsenin bu buyruğun dışında hareket edebilmesi mümkün değildir.
İki haftanın sonunda Şükrü Ağa’nın diğer kardeşleri Sabri Ağa farklı tavır, davranışlarıyla Arsaluys’u fark edip konağa yanına çağırtır. Arsaluys, Amasya Gümüşhacıköy’ünden geldiğini,Uzunoğlu ailesinin kızı olduğunu aktarıp; anne, baba ve tüm ailesinin öldürülmüş olduğunu aktarırken, Sabri Ağa‘nın gözyaşları sel olup akmaktadır. Sabri Ağa, Uzunoğlu ailesini çok yakından tanımış olduğunu; babasıyla yakın dostlukları olduğunu aktarır: Annesine seslenip: ”Bu kızı mutfaktan konağa alın. Göz kulak olup sahiplenin” der.
Konağa geçen Arsaluys çok daha mutludur. Bersam ailesinden bir erkek çocuğuyla yuva kurarlar. Kurmuş oldukları yuvanın sonucunda çocukları doğar yeniden büyümeye başlar, kökünden kesilen çınarlar gibi yeniden filiz verip dal, budak salmaya başlar.
Kötü günler bitti dedikleri bir noktada; kabus yeniden başa sarmaya başlar. Şükrü Ağa ve M. Nuri Ağa 1925 yılında tutuklanır. Diyarbakır İstiklal Mahkemesi‘nde ölüm cezasına çarptırılıp aynı yıl Diyarbakır meydanında asılırlar. Şükrü Ağa ve M. Nuri Ağayı ölüme götüren süreç ta 1915 yılında İttihat ve Terakki‘nin yayınlamış olduğu genelgenin sonucudur. Her ne kadar bunların asılmasına farklı gerekçeler yaratılmış olsa da.

Jandarmalar M.Nüri Ağayı tutuklamaya geldiğinde;İttihat ve Terakkinin yayınlamış olduğu bildiriyi anımsayıp Siranuş’a dönüp:

Gidişimiz var,dönümüşümüz olmayacak.Bunu iyi biliyorum.Seninle kısa da olsa mutlu bir yaşamım oldu.Çocuklara göz kulak ol.
İttihat ve Terakki, 24 Nisan 1915 yılında yayınlamış olduğu genelgede: ”Her kim ki Ermeni’ye sahip çıkıp, koruyup, saklayıp, yardım ederse kapısının önünde dar ağacında asılacaktır.”
Osmanlı dağılmış yerine adı cumhuriyet olan bir devlet kurulmuş olmakla beraber; İttihat ve Terakki‘nin tüm kadroları iktidarda belli köşeleri tutmuşlardı. Cumhuriyet sonrası Ermeni soykırımında yer alıp Malta’ya sürgün edilenler, birer birer getirtilip taltif edilmiş, yönetici yapılmış; Ermeni, Rum, Süryani’lerden kalan menkul ve gayrimenkullerden kendilerine hediye edilmişti.
Din değiştirmiş, Müslüman olmuşlardı. Müslüman inanç ve değerleri doğrultusunda yaşıyor olmaları,Türk ve Kürt Müslüman halkların gazabından kurtulmalarına yetmiyordu. Adları dönmedir. Devletin kırmızı kalemle üstünü çizdiği, her fırsatta aşağılanır hor görülürler. Artık kendilerini koruyacak kimseleri kalmamıştır. Göçe karar verilir. Kimsenin kendilerine dönme diyemeyeceği, kimsenin tanımadığı bilmediği diyarlara göçerler.Yüzyıldır devam edip durur göçleri, göçmen kuşları gibi. Göçmen kuşlarıyla aralarında ki tek fark; göçmen kuşlar yeniden dönerken yuvalarına, onlar dönemezler.Vatan hasretiyle yanıp tutuşur, son nefesini verirken yaban ellerde, son arzuları olan vatan toprağına gömülmektir. Bu istemleri bile devletin bekası adına tehlikedir. Buna verilebilecek çok örnek vardır. Çok bilinen Ermeni ses sanatçısı Aram Tigran’dır. Aram Tigran’ın son arzusu Diyarbakır’a gömülmek olmasına rağmen bu hâlâ yerine getirilememiştir.
24 Nisan tebliğine uymayıp Amasya’da kalan Ermeniler ve Rumlar, İttihat ve Terakki‘nin görevlendirmiş olduğu eli baltalı Gabaş Ali isimli eşkıyanın başında olduğu bir çete tarafından soykırıma tabi tutulur.
Masa üstünde yazılmış yalan tarihiyle ve bu yalan tarihi savunmakla görevli unvanları profesör olan insanlar; Amasya’nın işgal güçleri tarafından işgal edildiğini, işgale karşı kurtuluş savaşı veren eli baltalı Gabaş Ali’yi halk kahramanı olarak anlatabilecek kadar ahlaktan yoksundur. Bu absürt tezi savunurken de; ”kurtuluş savaşında cephede baltalarla savaşa katılan bölüklerin olduğunu; modern silahlara karşı baltayla savaşa katılıp büyük bir mücadele ile yedi düvele karşı zaferler kazanmış olduklarını” aktarırlar. Aynı absürt tarihi okullarda küçücük beyinlere birer nakış gibi işlerler.
Tek Ermeni, Rum, Süryani’nin kalmadığı hepsinin katledildiği günlere de o ilin kurtuluş günü ilan edilip hâlâ kutlanır bu coğrafyada. Gerçekte Amasya hiçbir tarihinde işgal edilmemiş, burada verilen bir kurtuluş savaşı da olmamıştır. Buna rağmen Gabaş Ali’nin heykelini dikmekte bir sakınca görmezler.
1906 Osmanlı nüfus sayımına gore; Amasya’da 26.120 Ermeni, 23.633 Rum yaşıyordu. Aradan geçen yüz on yılın sonunda, bugün Amasya’da kaç Rum, kaç Ermeni yaşamaktadır? 1927 Türkiye Cumhuriyeti ilk nüfus sayımını baz alırsak, bugün Amasya’da toplamda 400 binin üstünde Ermeni ve Rum nüfusun olması gerekirdi. Ne oldu bu insanlara buharlaşıp uçtular mı?
Gabaş Ali’nin elinde baltayla tasvir edildiği heykeli Amasya meydanında ki yerini bugünde korumaktadır. Katillerin heykellerinin dikilip, isimlerinin cadde, bulvar ve kışlalara verilmesi bir gelenektir. Örnek olarak Talat Paşa veya 33 masum Kürt insanın celladı Mustafa Muğlalı. Mustafa Muğlalı isminin kışladan kaldırılmış olması çok yakın bir tarihtir.Türkiye bunu yaparak büyük bir ayıptan kurtarmış olmakla beraber; ayıplarına günümüzde her gün daha çok ayplar eklemeye devam etmektedir.
Katillerin kahraman olduğu bir ülkede yaşıyor, katillere katil diyemeyip; yaşanan her müsibette karşılık gidip heykellerin önünde eğilip, ayin düzenler gibi ”gel bizi kurtar bu gözyaşı ve zulümden” yakarışı içinde toplumun ezici çoğunluğu. Gerçekte, özgürleşmek, insan onuruna yakışır bir yaşamı kurmak ve kurtuluşun anahtarı; katillere amasız katil diyebileceğimiz gündür…
(*)Gılgıl: Buğdaygillerden, kuraklığa dayanıklı, ekiminde bire bin veren bir bitki olup; buğday yerine besin olarak kullanılır.

TÜRKİYE’DE TÜM YOLLAR FAŞİZME ÇIKAR

DEMOKRASİ

15 Temmuz darbe teşebbüsü üstünden yazılan binlerce makale,analiz havalarda uçuşmakta.Tüm siyasi partiler ve STK’lar darbeye karşı tek vücut görüntüsü vermekte.Kitleler ellerinde palalarla sokağa salınıp Demokrasi nöbeti tuttu;Tutmaya devam etmekte(!)

Gerçekte darbe atlatıldı mı?Yoksa darbe mi yapıldı,yapılmakta tartışma konusu olmaya devam etmekte.Yüzyılda ulaşılan yarım Cumhuriyet,çeyrek Demokrasi de kaybedilmekte mi?AKP 2011 öncesi pozisyonuna mı dönecek yoksa bu süreci bir sıçrama tahtası gibi kullanıp tek adam diktatörlüğüne mi soyunacak?Sonuç nasıl gelişirse gelişsin;Sünni ve Türk olmayan halklar için değişen hiçbir şey olmayacağı çok net ortada.

Cumhuriyet bu coğrafyanın kadim halklarının soykırımı üstünden gelişip şekillendi.Yalan bir tarih,uydurulmuş bir din ile yüzyıldır toplumun tüm hücreleri uyuşturuldu.Yalan üstünden kurulanı yaşatmak adına durmadan yeni yalanlar üretmek zorunda kalan sistem kendini var etmek adına her gününe bir katliam sığdırarak günümüze kadar geldi.Bugünden yarına savrulurken Ortadoğu’da tüm dengeler değişip sınırlar paramparça olup dağılırken bundan bağımsız kalabilmesinin mümkün olmadığı;Bunun panzehirinin daha çok özgürlük,daha çok Demokrasi olduğu ortadayken Sünni ve Türk olmayan herkesin endişeli bekleyişi ve yarınlara dair karamsar,umutsuz bekleyişi yeni fırtınaların habercisi olmaya devam etmekte.

Yalan üstünden kurulan bir tarih,bu yalanı yaşatabilmek adına uydurulmuş bir din ile uyuşturulan kitlenin Demokrasiden anladığı, fikir ve inancını herkese empoze etmeyi hak görüp zemherinden boşalan katillerin cirit attığı bir ülke.Ve bu kitleyi Demokrasi şövalyeleri olarak gösteren medya ve yöneticiler.

Bu coğrafyada yüzyıldır gelişemeyen Demokrasinin bugünden yarına hele hele”Tek Din,tek Dil,tek Bayrak,tek İnanç”diyen yöneticilerin elleriyle gelişip kökleşmesi mümkün değildir.Öyle olsaydı bu coğrafya bugün Demokrasinin beşiği olurdu yüz yıldır.

Türkiye’de tüm yollar faşizme çıkar.Faşizmden çıkıp insan hak ve özgürlüklerini merkezine alıp,insan hak ve özgürlüklerinin evrensel değerlere ulaştığı bir ülke bir ütopya değildir.Ancak bunu gerçekleştirecek çoğunluk kafasını kuma gömen deve kuşu misalidir.Dünyanın her hangi bir coğrafyasında Müslümana uygulanan zulme karşı avazı çıktığı kadar bağıran,yanı başında Müslüman Kürtler katliama uğrarken alkış tutan,Alevi’ye,Ermeni’ye,Süryani’ye,Rum’a,Yahudi’ye düşman bir toplum.

Tüm Musevi inançların ”çalmayacaksın,yalan söylemeyeceksin”emrini buyurduğu bir toplumda ahlaki tüm değerlerden uzaklaşıp din ve bayrağın tüm ahlaksızlıkların üstünü kapatmış olduğu bir toplum yaratıldı muazzam insan mühendisliği ile.

Batıyoruz hep beraber.Yaratılan bataklık yutmakta birer birer hepimizi.Bundan çıkış imkansız değildir.Bataklığı kurutmak önce uydurulmuş olan dinden kurtulmakla başlayacaktır.Sonra uydurulmuş tarihle yüzleşmekle.Tüm dünyanın Türk’e düşman olduğu palavrasından,bir Türkün dünyaya bedel olduğu yalanından,Tek başına Türk olmanın bir övünç kaynağı olamayacağından yola çıkarak.Din,Dil,Irk ayrımı yapmaksızın,tüm inanç,Dil ve Kültürlerin bir arada eşit gelişebildiği bir ülke ve coğrafya düşlediğimizde tüm yollar faşizme kapatılmış olacak.